31 Temmuz 2014

 

 

ŞIK VE ŞENER, AKP-CEMAAT KAVGASININ KURBANI

 

Derin Posta’nın derin iddiaları: Gülen hareketi 12 Haziran seçimleri öncesinde Erdoğan’a baskı yapmak için gazetecileri tutuklamış olabilir

 

Taraf - 07.03.2012

 taraf-siksener

Amerikan özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un 2011 yılı boyunca yaptığı Türkiye analizlerinde AKP hükümetiyle Fethullah Gülen hareketi arasındaki ilişkiler önemli bir yer tutuyor. Bu kapsamdaki yazışmalarda, “MİT krizi” nedeniyle geçen aydan itibaren medyada ilk kez açıkça tartışılmaya başlayan hükümet-cemaat gerginliğinin, Amerikan istihbarat dedikodularına çok önceden yansıdığını görmek mümkün. Stratfor, 12 Haziran genel seçimlerini de bu gerginliği hesaba katarak değerlendirmiş.

 

Şener’le Şık tutuklandı, çünkü cemaat AKP’den 150 vekil istiyor

Gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tam bir yıl önce, 5 Mart 2011’de tutuklanmaları, ertesi gün Reuters’ın konuyu, yaklaşan seçimler bağlamında değerlendiren bir haberiyle Stratfor yazışma sirkülasyonuna giriyor. Kuruluşun başkanı George Friedman aynı gün, Türkiye’de tutuklamalara gösterilen tepkiden yola çıkarak, kuruluştaki analistlere sormuş: “AKP’nin bu adımı niye attığını bana açıklayın. Bu adım AKP’yi güçlendirmekten ziyade, muhalefete enerji katmış gibi görünüyor. Kafalarında ne var?

Stratfor Türkiye uzmanı (bugünkü TÜSİAD Washington Temsilcisi) Emre Doğru’nun Friedman’a yanıtı şöyle:

 

Bence bu adımı atan AKP değil, Gülen hareketi. İki hafta önce generaller ve bazı diğer gazeteciler gözaltına alındıklarında AKP, muhalefetin ve ABD’nin eleştirisine maruz kaldı. Dolayısıyla iki gazeteciyi (ki çoğu kişi bunların AKP karşıtı komplolardan hiçbiriyle alakalı olmadıklarına inanıyor) daha gözaltına alarak, seçimler öncesinde yeni bir tartışma yaratmak AKP açısından hiç akıllıca değil. Erdoğan pragmatik bir adamdır, seçimler öncesinde halkın AKP’den korkusunu arttıracak ek bir baskı istemez. Dolayısıyla, Gülen hareketi bu gözaltıları gerçekleştirerek AKP’ye baskı yapıyor. Sorulması gereken soru: Niye? Bunu yakın bir zaman önce Austin’e gelen Türk arkadaşımızla tartıştım. O, Erdoğan eğer üzerindeki baskının azalmasını istiyorsa, Gülencilerin buna karşılık AKP’den 150 vekillik talep ettiğini söylüyor. Bu esasen seçim sonrasına yönelik bir pazarlık.”

 

Bunun üzerine bir başka Stratfor çalışanı Kamran Bokhari, 12 Haziran seçimleri öncesindeki TBMM’yi kastederek, “Şu andaki parlamentoda kaç Gülenci var” diye sormuş. Emre Doğru yanıtlıyor:

Gerçekten bilmiyorum, bunun tam olarak bulunabileceğini de düşünmüyorum. En iyi ihtimalle bunu bakanlar düzeyinde bilebiliriz. Cumhurbaşkanı Gül ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu mesela Gülen’e yakınlar.”

Bokhari, “150(vekil) çok büyük bir rakam. Ben bunu Gülen’in AKP’yi devirmesinin bir yolu olarak görürüm” deyince, Doğru bu kez şöyle yazmış: “Katılıyorum ama şunu unutmayın ki bu seçimler Gülen’in AKP’yi ele geçirmesi için son büyük fırsat.

Erdoğan yeniden başbakanlığa aday olmayacak, cumhurbaşkanı olacak

AKP’nin oyları (Erdoğan’ın liderliği olmaksızın) bu seçimlerden sonraki seçimlerde düşme eğilimine girebilir. Ayrıca, Gülen’in bu vekilleri yok yere istediklerini de düşünmeyin. Gülen hareketi de AKP’nin oylarını arttıracaktır, dolayısıyla kendi payını ve belki biraz daha da fazlasını talep ediyor.”

Erdoğan da, Ali Fuat Yılmazer’i görevden alarak cemaati vurdu

Bu yazışmadan beş gün sonra, Emre Doğru, Türkiye’deki bir başka gelişme üzerine daha önceki analizinin doğru olduğunu savunan bir e-postayı George Friedman ve diğer Stratfor yöneticilerine göndermiş.

Doğru’nun 11 Mart 2011 tarihli mesajı şöyle:

 

İstanbul’da Emniyet İstihbarat’ın başı olan Ali Fuat Yılmazer dün görevinden alındı. Eskiden Erdoğan’a çok yakındı. Yılmazer, AKP’nin rakiplerinin hareketlerini sınırlamak için kullandığı Ergenekon, Balyoz vs. davalarda bütün gazetecilerin, akademisyenlerin ve askerlerin gözaltına alınmasını yöneten kişiydi. Ancak, daha önce tartıştığımız üzere, son gözaltılar AKP’nin otoriterliğinden duyulan korkuyu arttırdı çünkü herkes son gözaltıların bu komplo planlarıyla bir ilişkisi olmadığını biliyor.

Pazar günü sorduğunuz şu soruya cevaben (Gözaltılar muhalefete enerji katıyorsa, AKP buna niye izin veriyor), bunu yapanın AKP değil, Erdoğan’a baskı yapmak ve parlamentoda daha fazla vekillik almak isteyen Gülen hareketi (Emniyet İstihbarat üzerinden) olduğunu, Gülen hareketinin bu amaçla daha fazla gazeteci gözaltına alarak sınırlarını aştığını savunmuştum. Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Emniyet İstihbarat’ın başındaki Yılmazer’i görevden alması teorimi kanıtlıyor. Bu hareket, Erdoğan’ın seçimler öncesinde Gülen’e bir karşı darbe vurması ve baskı altına alınamayacağını söylemesi anlamına geliyor. İki taraf da birbirini test etti. Şimdi ortam pazarlığa müsait.”

 

Gülenciler kırk yıldır devlete sızıyorlar

Şimdi biraz geriye gidelim. Stratfor’un 23 Ağustos 2010’da yayımladığı “İslam, Laiklik ve Türkiye’nin Geleceği için Mücadele” başlıklı rapor, istihbarat kuruluşunun Türkiye’nin siyasi görünümünü nasıl okuduğunu ve müşterileri arasında yer alan uluslararası bürokrasi ve iş dünyası temsilcilerine nasıl yansıttığını göstermesi bakımından ilginç.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nde derin bir iktidar mücadelesi devam ediyor. Birçok dış gözlemci bunu İslamcılık ile Kemalist laiklik arasında on yıllardır süren çatışmanın son aşaması olarak görüyor. Diğerleri ise geleneksel Anadolu'nun modern İstanbul'la, eşitlikçiliğin iktisadî elitizmle mücadelesi ya da otoritariyanizme karşı demokrasinin yükselmesiyle açıklıyor bunu. Nihayetinde, bütün bu mücadele tek, evrensel bir kavrama indirgenebilir: İktidar."

 

TÜRKİYE'NİN İSLAMCI HAREKETİ

Bu paragrafla başlayan raporda, Gülen Hareketi'nin AKP ile ilişkisi de geniş yer tutuyor.

"Türkiye'nin İslamcı Hareketi" başlıklı bölüm şöyle:

 

"AKP İslamcı vizyonun kesinlikle tek takipçisi değil. Gülen Hareketi olarak bilinen güçlü bir kuvvet kırk yılı aşkın süredir Kemalist devletin zırhından içeri sızıyor. Pennsylvania'da yaşayan karizmatik imam Fethullah Gülen, ulus ötesi bu örgütü Gülencilerin 'akil adamlar' dedikleri küçük bir grupla birlikte yönetiyor. Türkiye içinde, Gülen hareketi Kemalist elitin yerine geçmek ve Türkiye'yi dinsel açıdan daha muhafazakâr bir topluma dönüştürmek için kararlı bir gündem izliyor. Türkiye dışında, Gülen kendini iş çevrelerini, dinî liderleri, siyasetçileri, gazetecileri ve sıradan vatandaşları bir araya getirmeye çalışan çok dinli bir küresel teşkilat gibi takdim ediyor. Halkla ilişkiler manevraları ne olursa olsun, Gülen hareketi esasen Türkiye'de iktidar için at koşturan oyunculardan sadece bir başkası.

Kemalistler Gülen hareketini uzun zamandır Türk cumhuriyetinin laik tabiatına yönelik kritik bir tehdit olarak algılıyorlar. Fethullah Gülen 1998'de Türkiye'den ayrılıp ABD'ye geldiğinde, aleyhine hazırlanan mahkeme belgelerinde, takipçilerine 'bütün güç merkezlerine ulaşıncaya dek hiç kimse varlığınızı fark etmeden sistemin anadamarlarında ilerleyin' dediği vaazlarına da yer verilmişti. Gülen ayrıca 'Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun olacağı zamana dek beklemelisiniz' de demişti.

AKP, Gülencilere Aşırı Bağımlı Bir Hale Gelmek İstemiyor

On yılı aşkın bir zaman sonra, Gülen hareketi fiilen Türkiye'nin bütün güç merkezlerinde mevcudiyete sahip. Önceki yıllarında, hareket ketumiyet içinde hareket eder, kendisini fark ettirmeden 'sistemin anadamarlarına' girmeye odaklanırdı. Ancak AKP'nin seçmenden yüzde 47 oy alarak seçildiği 2007'den bu yana koşullar Gülen hareketinin ülke içindeki faaliyetleri konusunda çok daha açık davranmasına elverişli hale geldi. Gülenciler şimdi dışarıdan insanlarla konuşmalarında karşılarındakine güçlü bir özgüven ve kazanım duygusu veriyorlar, zira hareket artık kendi zamanının geldiğini ve on yıllardır Türk toplumunu dönüştürmek için gösterdiği sessiz gayretin meyvesini verdiğini biliyor.

AKP'ye gelince, Gülen hareketiyle bire bir uyum içinde hareket etmiyor ve Gülencilere aşırı bağımlı bir hale gelmek de istemiyor. Parti bir dizi konuda Gülencilerle tam olarak aynı görüşe sahip değil ve laikçilerin AKP'nin tamamen İslamcı bir gündeme sahip olduğu şeklindeki ithamlarını güçlendirme korkusuyla bilinçli olarak bu grupla arasındaki mesafeyi koruyor. Benzer şekilde, Gülenci hareket de seyrek de olsa, yeri geldikçe AKP ile görüş ayrılıklarını dile getiriyor. Mesela, İsrail özel operasyon güçlerinin Filistin yandaşı eylemcilerle dolu bir filoya düzenlediği baskında dokuz Türk vatandaşının öldüğü Türk-İsrail filo krizinde (Mavi Marmara olayı), Fethullah Gülen bir söyleşisinde filoyu yola çıkaran İnsanî Yardım Vakfı (İHH) grubunun Gazze'ye yardım götürmeden önce İsrail'in iznini istemeyerek otoriteye karşı geldiğini söyledi. Gülen'in yardım kuruluşuna yönelik eleştirisi, AKP'nin İsrail'in eylemlerini kınaması ve İHH'ye açık, güçlü destek vermesiyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Görünen o ki, Gülen filo krizini, duruma verdiği tepkideki pragmatizmin Batı'yla arasındaki ortak bir yön olduğunu göstermek ve hareketini çok katı biçimde İslamcı ve aşırıcı olmakla eleştirenlere karşı bundan yararlanmak suretiyle, kendi örgütüne ilişkin dış algıyı değiştirmek için bir fırsat olarak kullandı. Ancak Gülen'in değerlendirmesi Türk halkının geniş bir kesiminde (tabii AKP içinde de) öfke yarattı ve hareketin liderlerinden birinin ertesi gün bu açıklamaları geri çekmesine yol açtı. AKP ile Gülenciler arasında gerilim olduğu aşikâr, ama iki tarafın da birbirine ihtiyacı ve geleneksel laik elitin yerine geçmek gibi ortak bir arzusu var. Bu hedef, laikçi müesses nizamdan gelen ortak tehditle birleşince, aralarındaki simbiyotik (ortak hayata dayanan) ilişkinin temelini oluşturuyor: Gülen hareketi AKP'ye toplumsal taban sağlıyor, AKP de Gülencilere kendi gündemlerini ilerletebilecekleri bir siyasi platform veriyor."

Emniyet-İstihbarat Ellerinde, Şimdi MİT'i Ele Geçirmeye Çalışıyorlar

Raporun devamında, Türkiye'de AKP Gülen cephesi ile laikçi elit arasındaki mücadele anlatılırken söz, güvenlik bürokrasisine de geliyor:

"Türkiye'nin İslamcıları devletteki güç dengesini değiştirme şansları varsa, bunun için silahlı kuvvetlerin üzerine gitmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bu süreç yavaş, sessiz ve hesaplı bir süreç olacaktı ama nihayetinde ordu uzun zamandır sahip olduğu dokunulmaz statüsünden sıyrılacaktı.

Gülen hareketi bu görevi Emniyet İstihbarat birimlerinden başlattı. Türk polis gücü uzun zamandır güvenlik mekanizması içindeki en zayıf kurumdu, ülkede yirminci yüzyılın büyük bölümüne hâkim olan kentsel-kırsal bölünmenin bir yansımasıydı. Yüzyılın ilk dönemlerinde, kırsal nüfus ülkenin üçte ikisini oluşturuyordu, bu da silahlı kuvvetlerin kırsal alandan sorumlu olan birimi Jandarma'ya kentsel bölgelerde devriye gezen polise nazaran çok daha fazla nüfuz sağlıyordu. Yüzyılın ikinci yarısında daha çok sayıda Türk, kentlere yerleşmeye başlayınca ve giderek kentler kırsal nüfusu geride bırakınca polis de önem kazandı ve bu, Gülen hareketine az bulunur bir fırsat sundu. Polis vaktiyle önemli bir güç olmadığından, laik müesses nizamdaki laikçiler, polisi o kadar sıkı denetlemiyorlardı. Sonuç olarak, polis memurlarının İslamcı eğilimleri konusundaki özgeçmiş denetimleri daha gevşekti, bu da mütedeyyin muhafazakârların Gülen hareketinin rehberliğinde bu kurum içindeki varlıklarını giderek arttırmalarına imkân verdi. Otuz yıl içinde polis ve özellikle Emniyet İstihbarat, AKP'nin ve Gülen'in şemsiyesi altına girdi.

İslamcılar artık laikçi rakiplerinin altını oymak için güçlü bir araca sahipti. Sadece Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunu denetleyen güvenlik ağının yaygınlığından ve güvenlik bürokrasisinin içini soruşturmaya yarayan telefon dinleme imkânlarından yararlanmadılar, aynı zamanda AKP'nin varlığında, Derin Devlet'i söküp atmak ve ordunun hükümet üzerindeki elini etkisizleştirmek isteyen kuvvetli bir mekanizma buldular."

Rapor burada Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarından, davalardan ve askerî nüfuzun geriletilmesinden bahsediyor. Daha sonra söz yine aynı konuya, AKP Gülen ilişkisine geliyor:

Cemaat MİT'e Girmeye Başladı

"AKP ve Gülen hareketi ülkenin Emniyet İstihbaratı'na hâlihazırda fiilen sahip olsalar da, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) içine de dikkat çekici bir şekilde girmeye başladılar. Uzun süredir laikçi müesses nizamın hâkimiyetindeki MİT tarihsel olarak zamanının büyük bölümünü AKP gibi iç siyasi rakiplerini denetim altında tutmakla geçirmekteydi. Geçen mayısta Milli Güvenlik Kurulu (MGK'nın atama yaptığı iddiası Stratfor'un yanılgısını yansıtıyor) 42 yaşındaki bürokrat Hakan Fidan'ı yeni MİT Müsteşarı olarak atadı. Fidan, kendisini ordu ve sivil hükümet açısından daha rahat kabul edilebilir kılan bir şekilde hem sivil hem askerî geçmişe sahip olsa da, ağırlıklı biçimde AKP'ye sempati duyuyor. Bu, İsrail'in gözünden kaçmadı ve İsrail muhtelif medya organlarında Fidan'ı karalamak için bir kampanya başlatıp, İran gibi ülkelerle istihbarat paylaşmaya yatkın olacağı iddiasını yaydı. Dikkat çekici biçimde, Fethullah Gülen Fidan'ı, yurtdışında Gülen hareketiyle yakın faaliyet yürüten Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı'nda (TIKA) daha önce yaptığı çalışmalardan ötürü kamuoyunun önünde övdü."

Gülen Türki Cumhuriyetlerde CIA'yı Korudu mu

Stratfor uzmanlarının hevesle paylaşıp yorumladıkları gazete haberleri arasında Washington Post gazetesinin internet sitesinde yazdığı "Casus Muhabbeti" adlı bloguyla ün kazanan, istihbarat konuları uzmanı gazeteci Jeff Stein'in Fethullah Gülen ile CIA bağını irdelediği bir makalesi de var. Stein, 5 Ocak 2011 tarihli yazısında eski MİT görevlisi Osman Nuri Gündeş'in İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı adlı anı kitabındaki bazı iddialara yer vermiş. Bu iddialar arasında, Gülen'in sadece Özbekistan ve Kırgızistan'daki okullarında "130 CIA ajanına koruma sağladığı" da var. Stein'ın konuyla ilgili ulaştığı, Gülen'i yakından tanıyan CIA'in 80'li yıllardaki Kabil Operasyonlar Şefi ve Türkiye uzmanı Graham Fuller iddiayı yalanlayarak "Türkiye'de çok fazla söylenti var ve Gülen gerçekten kızıştırıcı bir konu" dedi. Gülen'in 2008'de oturma izni alması için referans mektubu yazdığı iddiasını da yanıtlayan Fuller "2006 başında FBI'a bir mektup yazdım... O dönemde Gülen'in düşmanları ABD'den Türkiye'ye iadesi için baskı yapıyordu. 11 Eylül sonrası ortamda tehlikeli bir radikal İslamcı olduğu söylentilerini ortaya atmaya başladılar. FBI'a gönderdiğim yazıda görüşümü sundum... ABD'ye güvenlik tehdidi oluşturmadığına inandığımı belirttim. Çağdaş İslam konusundaki birçok uzman gibi ben de hâlâ bunun doğru olduğuna inanıyorum" diyor. Emekli olduktan sonra Time dergisinde yazarlığa soyunan, 1995 ile 1997 yılları arası CIA'in eski Orta Asya operasyonlarının başındaki isim Robert Baer ise Stein'ın aktardığı iddiayla ilgili "Benim dönemimde CIA'in orada hiçbir ajanı yoktu. Ama ben ayrıldıktan sonra CIA burayı mercek altına aldı" dedi. Baer'in bu ifadeleri, Stratfor'un güvenlik ve istihbarat masasında çalışan kıdemli uzmanlardan Sean Noonan tarafından "Baer'in 90'larda Kırgızistan'da ve Özbekistan'da CIA saflarına hiçbir ajanın katılmadığını teslim etmesi ilginç, tabii eğer 'görevli' yerine 'ajan' kelimesinin kullanılmasıyla dalga geçmiyorsa."

 

(Gerek Gülen hareketiyle ilgili diğer Stratfor belgelerini, gerekse "İslam, Laiklik ve Türkiye'nin Geleceği İçin Mücadele" başlıklı bu raporun kalan bölümlerini haberleştirmeyi önümüzdeki günlerde sürdüreceğiz.)

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

 

Kategori Haberler

 

'Erdoğan'ın 2 yıl ömrü kaldı'

 

Başbakan’ın ameliyatı sonrasında Faruk Demir adlı kaynağının istihbaratını değerlendiren Stratfor'dan Erdoğan'ın sağlık durumuyla ilgili şoke eden iddia geldi. Stratfor'un ''derin posta''sına yansıyan iddia, Başbakan Erdoğan'ın ameliyatını gerçekleştiren ekibin başı Prof. Dr. Dursun Buğra tarafından yalanlandı.

Başbakan’ın ameliyatı sonrasında Faruk Demir adlı kaynağının istihbaratını değerlendiren Stratfor, doktorlarının Erdoğan’a iki yıl ömür biçtiğini yazdı.

  

VATAN – 7 Şubat 2012

 

basbakanin-ikiyilomru

 

Taraf gazetesinin haberine göre, Stratfor’un son dönem yazışma ve raporlarında Başbakan Erdoğan’ın sağlığıyla ilgili bilgi ve tahminler geniş yer tutuyor. Bu kapsamda, “TR325” kod adlı Faruk Demir isimli ve Stratfor’dan yılda 20 bin dolar maaşlı enerji uzmanının kuruluşa verdiği istihbarat öne çıkıyor. Bu “spekülatif” istihbaratın dayandırıldığı kaynak ise, “Başbakan Erdoğan’ı ameliyat eden ekibin başındaki cerrah” olarak Stratfor yazışmalarına girmiş.

Stratfor uzmanları arasında geçen ve WikiLeaks’in bugün dünyaya duyuracağı elektronik postada şu değerlendirmeler yer alıyor:

 

Tarih: 10/12/2011 20:04:53

Kimden: bhalla@stratfor.com

Kime: alpha@stratfor.com Metin

KAYNAK: TR325 ve onun iş ortağı

ATFEDİLECEK KİŞİ: STRATFOR kaynağı

KAYNAK TARİFİ: Türkiye’de Milli Güvenlik Kurulu’nun eski bir üyesi, Erdoğan’ın danışmanı ve enerji uzmanı bir müzakereci

YAYINLANMA DURUMU: Evet

KAYNAK GÜVENİLİRLİĞİ: B

UNSUR GÜVENİLİRLİĞİ: B

ÖZEL MUAMELE: Alpha

KAYNAKLA İLİŞKİ KURAN: Reva TR325’in iş ortağının eski bir sınıf arkadaşı, Erdoğan’ın geçirdiği son ameliyatı (Başbakan’ın 26 Kasım 2011’deki ilk ameliyatı kastediliyor) yapan ekibin başındaki cerrahmış. Bu cerrah Erdoğan’ın kolon kanseri olduğunu, ancak metastas yapıp yapmadığını görmek için gerekli olan ikinci biyopsi sonuçlarını henüz görmediklerini söyledi. Son ameliyatta, Erdoğan’ın kalın bağırsağından 20 santimetre kesmişler. (Ortalama bir kalın bağırsağın uzunluğunun 1.5 metre olduğunu araştırıp buldum.) Bu hakikaten önemli bir ameliyat. Erdoğan bir süre için seyahat edemeyecek ve en az iki-üç ay boyunca yanında bir kolonoskopi torbası taşıması gerekecek. (Başbakan’ın 10 şubatta geçirdiği ikinci ameliyatta bu torbanın alındığı daha sonra medyaya yansıdı.) Ancak prognoz (hastalığın gidişatına ilişkin öngörü) pek iyi görünmüyor. Cerrah, Erdoğan’ın iki yılı kaldığı tahmininde bulunduklarını söylemiş.

Bunun AKP içinde büyük çatlaklara yol açması yüksek ihtimal. Gül’ün fazla bir desteği yok. Davutoğlu herkesin onun altını oymaya çalıştığı konusunda paranoyak (onunla TR325 arasında kesin bir çekişme var.) Erdoğan’ın kime güvendiğini sorduğumda, iki isim zikredildi –Ali Babacan (Başbakan Yardımcısı) ve Taner Yıldız (Enerji Bakanı.) İki kaynak da ABD’nin bu duruma nasıl bir bir tepki vermesinin beklenebileceğini soruyorlardı. CHP hâlâ çok bölünmüş bir halde. İki kaynak da ordunun bu durumdan avantaj sağlayamayacağını düşünür gibi görünüyorlardı.

Suriye konusunda konuşmamız Türkiye’nin fiilen ne kadar ileri gideceği üzerine odaklandı. TR325, Türk planının Suriye’de iç savaş üzerine odaklandığını açıkladı. Resmî olarak, FSA’ya (Hür Suriye Ordusu) eğitim, silah ve destek sağlayan Türkiye’dir. Gayrıresmî düzeyde ise, bu görev için SOF’u (Özel Operasyon Güçlerini) sahaya sürerek ABD ve Türkiye bunu birlikte yapıyorlar. Şimdi basında Suriye’de iç savaşın çıkacağı konusundaki onca lâfa bakın. Türkiye ile ABD’nin kurmak istediği anlatı bu. Ben, Alevi güçlerinin hâlâ birlikte davrandığına dikkat çekerek, iç savaş –komşu mahalleler arasında fiilî çatışmalar—için şartların yaratılmasının oldukça zor olduğuna işaret ettim ama o, bunun iki ay içinde tırmanabileceğini düşünüyor gibiydi. Bunun olması için çalıştıklarını da söylemeden söyledi. (Elektronik posta mesajında kullanılan ifade aynen bu, “söylemeden söyledi.”) Bunun pis bir iş olacağını, Suriye’de bir Sünni iktidarın ortaya çıkmasının çok kan ve zaman gerektireceğini o da teslim ediyor ama Türkiye’nin buna mecbur olduğunu söylüyor.

İç savaş koşullarından kaynaklanacak istikrarsızlığın önüne geçmeye yönelik Türk planı, Suriye toprakları içinde 5 ile 40 km arasında bir tampon bölge oluşturmak ve mülteci kampları kurmak. Türkiye’yi bundan vazgeçirmek için, İran’ın ve Suriye’nin elinde PKK konusunda nasıl kozlar olduğunu sordum. O, (yarı şaka biçimde) Karayılan’ın Türkiye’nin adamı olduğunu söyledi (yani Türkiye onunla fiilen müzakere edebilirdi.) Ama PKK’nın üç numaralı liderinin (bu adamın adını hâlâ bulmam gerekiyor) Suriye ve İran’ın sözünü dinlediğini söyledi. Türkiye bunu çok iyi biliyor ve o, Suriye’nin ve İran’ın bu fraksiyon üzerinden saldırı tehdidinde bulunmak için hâlihazırda zaten girişim yaptıklarını söylüyor.

KAFAMDA BİR ÇOK SORU VAR

Erdoğan’ın sağlığıyla ilgili olarak AKP’nin içinde ortaya çıkması muhtemel istikrarsızlık düşünüldüğünde, Türkiye, Suriye’de iç savaş çıkmasına yardımcı olmak gibi gerçekten de cesur dış politika adımları atabilir mi?

Türkiye, Suriye ve İran’ın PKK kartını oynama imkânına sahip olduklarından çok emin görünüyor. Bu riski niye alsın?

Türkiye Suriye’de büyük bir mülteci kriziyle uğraşacaklarını biliyor – niye bu durumu hızlandırsın?

(E-postanın sonraki bölümünde Azerbaycan’ın doğalgaz ihracatı ve Trinidad ve Tobago’ya denizaltı satışı gibi, mesajın ana konusuyla ilgisiz ayrıntılar var. O bölümü aktarmıyoruz.)

 

KÜLLİYEN YALAN

Stratfor’un “derin posta”sına yansıyan iddia, Başbakan Erdoğan’ın ameliyatını gerçekleştiren ekibin başı Prof. Dr. Dursun Buğra tarafından yalanlandı.

Buğra, söz konusu mesajın kendisine okunması üzerine, “Tamamen dedikodu, ben bu konuda böyle bir mülahazada bulunmadım” dedi. Mesajdaki değerlendirmenin içerik olarak gerçeği yansıtıp yansıtmadığı, böyle bir prognozda bulunulup bulunulamayacağı konusundaki sorumuza Prof. Dr. Buğra şu yanıtı verdi:

Külliyen yalan ifadelerdir. Bu ifadeler Başbakan’ın sağlığıyla ilgili gerçeği yansıtmamaktadır ve benim de böyle bir ifadem olmamıştır. Bir kere, bir hasta hakkında etik olarak kimseye böyle bir bilgi verme hakkımız yoktur. Başbakan’ın sağlığıyla ilgili olarak da zaten bütün açıklamalar, benim tarafımdan değil, her zaman resmî kanallardan yapılmıştır.”

ORTADA TÜMÖR BİLE YOK

Başbakan’ın annesi merhume Tenzile Erdoğan’ı ameliyat eden ve Başbakan’ın ameliyatını gerçekleştiren ekipte yer alan Prof. Dr. Hasan Taşçı da Taraf’ın sorularını yanıtladı. Prof. Dr. Taşçı, Stratfor’un iddiasını kendisine ilettiğimizde, “Ben ekibin başı değildim. Sadece gözetmen olarak ameliyata katıldım ama Başbakan’ın sağlığıyla ilgili böyle bir değerlendirme yapılamaz” dedi. Erdoğan’ın ikinci ameliyat sonrasındaki durumunu ve Stratfor’un “olumsuz prognoz” iddiasını teyid eden bir endişenin olup olmadığını sorduğumuz Prof. Dr. Taşçı şu yanıtı verdi:

Hayır, kesinlikle böyle bir şey söylenemez. Ortada kanser filan yok. Ortada tümör yok ki böyle bir şey söylenebilsin. Tıbbî açıdan bu değerlendirme kesinlikle doğru değil.

İSTİHBARATI AKTARAN TR325 KİMDİR

Stratfor’un “TR 325 olarak kodladığı kaynağın Faruk Demir olduğu, yukarıdaki yazışmadan değil ama kuruluşun WikiLeaks tarafından elde edilen beş milyondan fazla elektronik postası kapsamındaki birçok not ve ifadeden açıkça anlaşılıyor.

Kendisini daha ziyade “AKP hükümetine yakın enerji uzmanı,” bazen de, “Başbakan’ın enerji konularındaki danışmanı” olarak tanıtan Demir’in, Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği ile yakın temasta olduğu da daha önce WikiLeaks tarafından elde edilen ABD diplomatik yazışmalarında ortaya çıkmıştı. Demir, Stratfor’un “derin posta”sında olduğu gibi bazı Amerikan kriptolarına da “Milli Güvenlik Kurulu’nun eski bir üyesi” sıfatıyla tanıtılmıştı.

Demir’in Stratfor’la maddi bağını ortaya koyan yazışmalar da bu “derin posta”nın parçası.

Örneğin, 28 Nisan 2011’de Stratfor Başkanı George Friedman ile eşi Meredith Friedman’a yazan şimdiki TÜSİAD Washington Temsilcisi Emre Doğru, “Hey George, Faruk aylık ödemelerin iyi olacağını söylüyor. Aşağıda onun bankadaki dolar hesabı bilgisi var. Enformasyon toplamak konusunda ben onunla temastayım” demiş.

12 Mayıs 2011’de ise, Meredith Friedman, Stratfor çalışanı Rob Bassetti’ye, Faruk Demir’in Garanti Bankası’ndaki hesap bilgilerini gönderiyor ve kendisine yapılacak ödemeyi “Eşit aylık miktarlara bölünecek şekilde 20 bin (dolar) ” olarak tarif ediyor.

Bu maddi ilişkinin geçmişini ise 23 Aralık 2010 tarihli “Faruk Demir’i kazanmak” başlıklı e-postada buluyoruz.

Emre Doğru o tarihte George Friedman, Reva Bhalla ve diğerlerine şöyle yazmış:

 

“Bildiğiniz gibi, George, Meredith ve ben İstanbul’da Faruk Demir’le akşam yemeği yedik. Faruk, Reva’yla benim ilk kez martta tanıştığımız ve o zamandan beri benim özellikle enerji konularında temasta olduğum biri. George’la yaptığımız toplantıda Faruk daha açık davrandı ve AKP’den Suudi Arabistan’a, İran’la ilişkilere kadar çok farklı konulardan bahsettik. Toplantıdan sonra George bana Faruk’la ilgili bir şey yapmamı söylemedi ama toplantı sırasında George’un bu adama sahip olmak istediğini farkettim. George, ABD’ye geldiği zaman Faruk’la görüşmek istediğini ve onu kendi işlerine yardımcı olması için enerji sektöründen insanlarla tanıştıracağını söyledi. George ve Meredith yemekten ayrıldıktan sonra, Faruk ve ben bir süre daha konuşmayı sürdürdük ve daha ziyade iç politikadan bahsettik. Beni eve bıraktı. Bana arada sırada ABD Büyükelçiliği ve Konsolosluğu için çalıştığını, Erdoğan’a ve anamuhalefet liderine konferanslar verdiğini vs. anlattı. Bana ayrıca geçmişte CIA ajanı olmakla itham edildiğini ve bir süre Erdoğan’la arasının bozulduğunu söyledi. Eve dönünce, açık kaynaklardan onun hakkında bir araştırma yaptım ve bazı gazete makalelerinde adının açıkça eskiden resmî bir görevi olmaksızın Başbakanlık Ofisi’nde çalışan bir CIA ajanı olarak geçtiğini gördüm…”

 

Bu mesajda Faruk Demir’in Enerji Oyunu adlı kitabını İngilizce olarak bastırtmak istediği ve Demir’le Stratfor’un ilişkisini geliştirmek isteyen Emre Doğru’nun da hemen devreye girerek kitabin tercüme etmek için iki çevirmen ayarladığı ve Demir’le yeniden görüşmek için randevu yer ve tarihleri saptadığını gösteren bölümler de var.

 

 

'Taraf'taki ifadeler külliyen yanlıştır!'

 

Taraf gazetesinin bugün manşetinden verdiği haberler hakkında kaynak olarak gösterilen Faruk Demir açıklama yaptı.

Sayın Başbakan’ın Sağlığı Hakkında Adım Kullanılarak Yapılan Haberler Hakkında

BASIN AÇIKLAMASI:

Bugün Taraf Gazetesinde Stratfor belgeleri adı altında adıma atfen geçen ve Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın sağlığı hakkında yer alan ifadeler külliyen yanlıştır ve yalandır. Şahsım tarafından Cerrahları tanımam söz konusu olmadığı gibi konu hakkında basın yoluyla bilinen bilgiler dışında bir bilgi sahibi değilimdir. Zaten böyle bir bilgi için hiçbir e-mailim olmadığını ayan beyan herkes bilmektedir.

2010 yılı Mart ayı içerisinde tanışma süreci dahil olmak üzere; Bölgesel Enerji gelişmeleri hakkında ayda 4 soru ile sınırlı bir danışmanlık hizmet anlaşmam olan Stratfor ile Enerji bağlamındaki 30 kadar e-mail ve bölgesel jeopolitik gelişmeler hakkındaki Kasım-Aralık ayı içerisindeki 6 adet e-mail dışında bir ilgim ve ilişkim yoktur. Stratfor benim için ticari bir thinktank kuruluşu olup, analizlerinin yer aldığı raporlar ticari bir danışmanlık niteliğinde ve kaynaklar/danışmanlar/uzmanlar tarafından değil, bizzat kurumlarını bağlayan bir özelliktedir.

Anılan özgeçmiş bilgilerimde de benzer maddi hatalar olduğunu, çalışma alanlarımın sehven veya kasten sanki mesleki kurumsal özgeçmiş gibi yer aldığını da hatırlatmak isterim. Son birkaç yıldır ısrarla şahsım hakkında (söz söyleme, cevap verme ve adil bir savunma ortamı bulunmaksızın) her türlü ifşaat adı altında iftira, itham ve suçlamalar yapılmaktadır. Nedeni hakkında bu saldırıları yapanların arka planda siyasi/ticari dostları ve şimdilerde özel makamları işgal edip geçmişte en yakın ahbaplarım pozisyonunda olanların varlığı sadece trajik bir noktadır. Dileyenler ile hukuk önünde kendimi savunacak açık yürekliliğe sahibim. Sorun gerçek saldırganların ve odakların yüzlerini gösteremeyecek kadar toprağın altında olmalarıdır.

Kamuyouna saygı ile arz ederim.

6 Mart 2012

M. Faruk DEMİR

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

 

Kategori Haberler

 

 

Başbakan Erdoğan Helalliği Bitirdi

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Altan'ın zehir zemberek Uludere yazısına karşı tazminat davası açtı.

 

28 Ocak 2012 Cumartesi Saat 11:00

Haberler.com

 erdogan_altan

12 Haziran seçimleri sonrası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Taraf gazetesinin tepesindeki isim Ahmet Altan arasındaki bahar havası uzun sürmedi. Başbakanın helallik istemesi ve davasını geri çekmesi Altan'ı sert yazılar yazmaktan alıkoymadı.

Ahmet Altan'ın kendi köşesinde yazmış olduğu Başbakan Erdoğan'a karşı en ağır yazısı "Devlet yardakçılığı ve ahlak" mahkemelik oldu. Başbakan, o yazı nedeniyle Altan aleyhine 30 bin TL tazminat davası açtı.

"DEVLETİN OYUNCAĞI"

34 kişinin hayatını kaybettiği Uludere bombardımanı sonrasında iki taraf da köprüleri attı. Askere sahip çıkmakla suçladığı Başbakan'a, Altan'ın "Yazık sana, şu düştüğün hale bak, milletin yiğidiydin, devletin Oyuncağı oldun" sözleri olay olmuştu. Altan köşesinde "Bu çocukları niye öldürdünüz, bize bunu söyle" diye sormuştu.

MAĞDEN'E DE DAVA

Başbakan Erdoğan ayrıca Taraf yazarı Perihan Mağden'e de 5 Ocak tarihli "Yok artık Sayın Başbakan" başlıklı yazısı nedeniyle 7 bin 500 TL tazminat talebiyle dava açtı.

"İki topuk selamına sattı satıyor hakikatle olan hassas bağını" dediği o yazıda Mağden, Erdoğan için "İki fotoğraf demokrasisine: iki topuk şaklatmaya resmî merasimlerde olur mu ya; bu kadar da dolmuşa binilir mi?" diye yazmıştı

"O ÇOCUKLARI NİYE ÖLDÜRDÜNÜZ?"

Başbakan Erdoğan'ın avukatı Ahmet Özel tarafından gönderilen tebligatta, Ahmet Altan'ın Kum Saati köşesinde kaleme aldığı "Devlet Yardakçılığı ve Ahlak" yazısında, "Senin başbakanlığını yaptığın devlet bu ülkenin 35 çocuğunu bombalarla parçaladı. ya sen kendi yönetimindeki devlet tuzağa düşürdü, ya da sen bile bile öldürdün. Bombacılara sahip çıkarak, gerçekleri halkından saklayarak, olayları saptırarak, tuzağa düşürmediğini anlattın bize. O zaman öldürülen çocukların hesabını ver. Bu çocukları niye öldürdünüz, bize bunun söyle" diyerek resmi ya da gayri resmi hiçbir belgeye dayanmayan, müvekkilimin bir gün önceki açıklamasını hiç duymamış gibi, böyle sorumsuzca çıkarım ve varsayımlarla katlanılması çok zor ve çok ağır iftira ve ithamlarda bulunduğu öne sürüldü.

Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi'ne verilen dilekçede de, Ahmet Altan ve Perihan Mağden'in sözkonusu yazılarda, Başbakan Erdoğan'ın manevi şahsiyetine yönelik, kişilik haklarına aykırı nitelikteki tahkir ve tezyif edici haksız ve hukuka aykırı beyanatlar bulunduğu iddia edildi.

PEKİ ALTAN'IN 4 OCAK TARİHLİ OLAY YAZISI NEYDİ?

Devletin içindeki zehri temizlemeden o devleti on yıl boyunca yönetmeye kalkarsan, o devletin en tepesine tırmanabilmek için kendi halkına arkanı döner, devletin yardakçılığına soyunursan, o zehir kaçınılmaz olarak senin damarlarına da akar.

Sen de zehirlenirsin.

Zehirlenmiş bir devletin zehirlenmiş bir parçası haline gelirsin.

O zaman başlarsın tehditlere, yalanlara, saptırmalara, iftiralara.

O yönettiğini sandığın devlet senin emrinde halkını bombalar, sen devlete sahip çıkarsın.

Bir özür bile dilemezsin.

Senin başbakanlığını yaptığın devlet bu ülkenin 35 çocuğunu bombalarla parçaladı.

Ya seni kendi yönetimindeki devlet tuzağa düşürdü...

Ya sen bile bile öldürttün.

Hangisi?

Biz senin "tuzağa düşürüldüğünü" düşünüyorduk ama sen bombacılara sahip çıkarak, gerçekleri halkından saklayarak, olayları saptırarak, "tuzağa düşmediğini" anlattın bize.

O zaman öldürülen çocukların hesabını ver.

"Devlet halkını bombalamadı" diye tepineceğine, devlet halkı nasıl bombaladı onu anlat.

O insanların ölüm emrini kim verdi?

Niye verdi?

"Tugay komutanımla konuştum" diyorsun, tugay komutanın sana "bir dakika başbakanım, sınır karakoluna bir sorayım, orada gerçek kaçakçılar var mı" demedi mi?

Demediyse niye demedi?

Niye bombardıman başlamadan önce durumu kontrol etmedi?

Sordun mu bunu o senin "tugay komutanına"?

Sen milletin bir parçasıydın işbaşına geldiğinde, devletin bu millete yaptıklarına karşı çıkıyordun, gidip milletinle konuşuyor, milletine danışıyordun, devletin suçunu saklamaya çalışmıyor, devletin suçlarını aydınlatmaya, engellemeye uğraşıyordun, şimdi devlet yardakçılığına soyununca sadece istihbaratçınla, generalinle, "komutanınla" konuşuyorsun.

Sorsana o köydeki insanlara o gece neler olduğunu.

Bak BDP Eşbaşkanı Demirtaş sormuş: "Son bir aydır her gün gidiyorlar. Son bir aydır karakol izin vermiş durumda. 50 ve 100'er kişilik gruplar her gün katırlarla gidiyorlar. 28 aralıkta öğlen saatinde devletin karakolunun önünden gidiyorlar. Kaç kişinin gittiğini karakol biliyor. İki yol var, ikisi de karakolun önünden geçiyor. Bunların hepsi tanık anlatımıdır. Alışverişini yapıyorlar, geri geliyorlar. Öğlen geçtikleri iki yol da akşam saatlerine doğru köyün girişinde askerler tarafından kapatılıyor. İlk köylü grubu köye girmek üzereyken onlara kılavuzluk yapan bir kişi 'Askerler köyü kapatmışlar, bekleyin' diyor. Askerler mallarına el koyarlar diye bekliyorlar."

Sana "komutanların" bunları anlatmıyor, değil mi?

Anlatıyorlarsa da sen bize anlatmıyorsun.

Biz senin dün yaptığın konuşmadan Uludere ile ilgili ne öğrendik?

Hiçbir şey.

Bir sürü boş laf.

Manasız bir bağırış çağırış.

Bu devletin zehrini yutan, milletiyle böyle konuşur zaten, korkutmaya çalışır, tehditler yağdırır, iftiralar atar.

Senin "komutanların" bunları daha önce çok yaptı, şimdi onların yerine sen yapıyorsun, yaşadığımız "büyük değişim" bu oldu, gerçek generaller yerine "sivil postuna bürünmüş generaller" çıkıyor artık karşımıza.

Bize, o sınır karakolunun varlığından haberdar olduğu 35 çocuğu nasıl, neden, kimin emriyle öldürttüğünüzü anlatmıyorsun, o akşam sınır karakoluna neden danışmadığınızı anlatmıyorsun, danıştıysanız karakolun size gerçeği niye söylemediğini anlatmıyorsun, yanlış istihbaratın nereden geldiğini anlatmıyorsun, o istihbaratı neden "çek edemediğinizi" anlatmıyorsun, sen bize hiçbir şey anlatmıyorsun bu katliamla ilgili.

Bu çocukları niye öldürdünüz, bize bunu söyle.

Niye bir özür bile dilemediniz?

Bu umursamaz, aldırmaz, devlet yardakçısı hallerinizle bütün bir Kürt halkını da kurban haline getirdiniz, sadece o çocukları bombalayarak değil, o bombardımandan sonraki o korkunç umursamazlığınızla bu ülkeyi hiç kimsenin beceremeyeceği biçimde böldünüz.

Ölenler Türk askeri olsa o kürsüde öyle mi konuşacaktın?

Askeri sivilden, Türk'ü Kürt'ten üstün gördüğün için öyle konuştun, senin gibiler yıllardır öyle gördüğü için zaten bu ülkenin acıları hiç dinmiyor.

Yazık sana, şu düştüğün hale bak, milletin yiğidiydin, devletin Oyuncağı oldun.

Bir de kalkmış hiç yüzün kızarmadan bizim gazeteye laf ediyorsun, "bizim gazetenin arkasındakileri, emelleri, amelleri biliyormuşsun".

Bu gazetenin "arkasındakilerle", gizli emelleriyle, amelleriyle ilgili ne biliyorsan dürüst bir adam gibi lafı dolaştırmadan açıkla.

Açıklayamazsın çünkü yalan söylüyorsun.

28 Şubat'ın andıççı generalleri gibi iftira atıyor, kendi ahlakından da hepimizi kuşkuya düşürüyorsun.

Değer miydi bir Köşk için bu zillete?

Değer miydi gidip devletin zehrini içmeye?

Bak sen de zehirlendin sonunda.

 

 

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori Haberler

 

 

 

Savunma sanayinde özelleştirme hamlesi

 

Taraf, “ordu ticaretten çekiliyor” haberinin sonunda Heron İnsansız Hava Araçlarının lojistik hizmetleri için açılacak ihaleye Heron’ların üreticisi olan İsrail’li IAI adlı firmanın da gireceğini belirterek, “IAI’ya ihaleye katılma izni verilmesi, bu ülkeye yönelik sert tutumun bir nebze olsun gevşetilmesi anlamına da geliyor” diyor.

 

09/01/2012 - 11:06

(soL-Ekonomi)

 

Silah üretimi, bakımı, onarımı ve idamesi için kurulan TSK’ya bağlı fabrikalar kapanacak veya özelleşecek. İlki geçtiğimiz eylülde tamamlanan “milli gemilerden” dördüncüsünü ise özel sektör yapacak.

 

Taraf gazetesi bugün ordunun silah satın alma, üretim, bakım, onarım ve idame çalışmalarından bütünüyle çekilmesine ve silah satın alma ve bakımı yetkisinin özel sektöre devrine yönelik bir hazırlık yapıldığını duyurdu.

Ordu ticaretten çekiliyor” başlığıyla verilen haberde, bundan böyle satın alınan silahları üreten firmaların silah sistemlerinin bakım, onarım ve idamesini de kendilerinin yapacağı, böylece TSK’ya bağlı olarak bu konularda faaliyet gösteren fabrikaların kapanacağı ifade edildi.

Taraf’ın haberinde TSK’nın da söz konusu düzenlemeye sıcak baktığı belirtilirken, “OYAK’ın bu haliyle varlığını sürdürüyor olması sorun olmaya devam ediyor” ifadesine yer verildi.

Savunma Sanayi Müsteşarlığı’na bağlı bir lojistik birim oluşturulduğunu ve bu birimin özel sektör firmalarının silah sistemlerinin bakım, onarım ve idame ettirilmeleri işlevini de üstlenmelerini sağlamak üzere çalıştığı belirtiliyor.

Taraf’tan özelleştirme propagandası

Haberin devamında “demokratik ülke ordularında ve ordunun sivil demokratik denetimini sağlayan NATO dışı bazı ülkelerde, silahın kullanıcısı olan silahlı kuvvetlerin, söz konusu silahların aynı zamanda alıcısı olması gibi bir işlevi bulunmaz” iddiası ortaya atılıyor. Ordunun silah alıcısı konumunda olmasının şeffaflık mekanizmasına ortadan kaldırdığı ve orduyu tüccar konumuna soktuğu ifade edildikten sonra, silah alımı ve lojistik faaliyetlerin özel firmalar tarafından yapılmasının “ekonomi üzerindeki kamburu azaltacağı” da öne sürülüyor.

Taraf’ın haberi, “Zira, TSK fabrikaları, devlet destekli ve kar gütme amacı da olmayınca verimli çalışma motavisyonları ortadan kalkıyor. Oysaki, lojistik hizmetlerini yerine getiren özel ya da devlet sektörü firmalar, ekonomiden yemedikleri gibi istihdam yaratıyorlar ve devlete vergi ödüyorlar. Dolayısıyla ekonomiye katma değer yaratıyorlar” şeklinde devam ediyor.

Milli gemi” de özelleşecek

Düzenleme kapsamında TSK’ya bağlı İstanbul Tersanesi’nin de özel sektöre devredileceği söylendikten sonra, “milli gemi” adı verilen savaş gemilerinden dördüncüsünün üretiminin özel sektöre devri için ihaleye çıkılacağı, ayrıca gemilerin lojistik hizmetinin de yapımcı firma tarafından üstlenileceği belirtiliyor.

İlki geçtiğimiz eylülde tamamlanan Heybeliada adlı “milli gemi”nin donanmaya katılma töreninde konuşan Başbakan ErdoğanTürkiye artık savaş gemisi tasarım ve inşasını gerçekleştirebilen 10 ülke arasına girmiştir. Ekonomimiz sağlam şekilde hedeflerine ilerlerken, dış politikada her mecrada barışın bayraktarlığını yaparken, savunma sanayisinde tarihi bir eşiği bugün aşmış oluyoruz” demişti. Erdoğan, hükümet olarak savunma sanayisine “Dünyanın gelişmiş ülkeleri kendi silahını, kendi helikopterini, kendi savaş gemisini inşa edebiliyorsa, Türkiye neden bunu yapamasın?” dediklerini söylemiş ve sözlerini “Cumhuriyetimizin 100’üncü yılında 2023’te milli tüfeğini, topunu, tankını, helikopterini, uçağını, uydularını, üreten ve ihraç eden Türkiye vizyonunu başaracağız” diye sürdürmüştü.

Törende konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, “Daha önce dışa bağımlı olarak satın aldığımız bu gemileri bugün kendi mühendislerimiz, teknisyenlerimiz, işçilerimiz, emekçilerimizle beraber üretmenin gururunu yaşıyoruz. En önemli nokta buna karar vermek, bunu öncelik haline getirmek ve ‘bunu biz yapacağız’ demektir. Şu bir gerçek ki önceliklerinize alırsanız azimli hareket ederseniz yapamayacağınız hiçbir şey yoktur. Biz bu kararları almakla gerçekten ülkemizin büyüklüğüne yakışır harekete başlamış durumdayız” şeklinde konuşmuştu. Konuşmasında silah sanayiinde dışa bağımlılıktan kurtulmanın önemine de işaret eden Gül, “Bir ülkenin ordusunun, silahlı kuvvetlerinin güçlü olması da dışa bağımlı olmamasından geçiyor. Türkiye bunun acılarını geçmişte yaşamış bir ülke. Müttefiklerimizin bile yeri geldiğinde, bütün geçmişteki ilişkilerimizi unutup silah ambargosuna maruz kaldığımız bir ülkeyiz. Dolayısıyla artık gururlanabiliriz” demişti.

Yeni düzenlemeyle birlikte özelleştirilecekmilli gemi” projesinin yabancı bir firma tarafından sürdürülmesi mümkün olabilecek.

Zira Taraf, “ordu ticaretten çekiliyor” haberinin sonunda Heron İnsansız Hava Araçlarının lojistik hizmetleri için açılacak ihaleye Heron’ların üreticisi olan İsrail’li IAI adlı firmanın da gireceğini belirterek, “IAI’ya ihaleye katılma izni verilmesi, bu ülkeye yönelik sert tutumun bir nebze olsun gevşetilmesi anlamına da geliyor” diyor. Başka bir ifadeyle artık silah sistemlerinin üretiminden, alımına ve lojistik hizmetlerine kadar her safhasında yabancı silah üreticilerinin de bulunması mümkün.

Bu durumun “milli gemi” projesi için de geçerli olup olmadığı ise henüz bilinmiyor.

 

 

 

taraf-9ocak2012


 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Haberler

 

PKK'yı bitirmek için PKK'ya af geliyor

 

AKŞAM Gazetesi - 26 Ekim 2011 Çarşamba

 

Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu, devletin PKK'ya yönelik uygulamaya koyduğu üç aşamalı planı anlattı. Planın son aşamasında gerekirse PKK'ya yönelik genel af da var.

 

Yeni stratejide PKK'nın tamamen bitirilmesinin hedeflenmediğini ileri süren Uslu, "Amaç PKK’nın yenilip silinmesi değil. 'PKK yenilmez', 'Ordu Kuzey Irak’a giremez', 'PKK’ya bir şey yapamaz' anlayışını önce PKK liderlerinin, özellikle şahin kanadın, kafasına sokmak. Kürtlere de istersem ben bu örgütü bir paçavra gibi sallarım mesajı verilmek isteniyor." diyerek, devletin yeni stratejisini açıkladı.

 

İşte Emre Uslu'nun o yazısı...

 

Barış için savaş

 

taraf-emreusluPKK’nın Silopi saldırısıyla barış masasını devirmesinden itibaren girilen yeni süreçte çatışmalar şiddetlenerek devam ediyor. Operasyonları Kuzey Irak’ın içlerine doğru yayan devlet son operasyonlarla ne yapmaya çalışıyor?

Anlaşılan o ki, devlet son operasyonlarla birkaç aşamalı bir strateji izliyor.

Belki de geçen on yıllar boyunca –alan hâkimiyeti stratejisini bir kenara bırakırsak– devlet ilk defa kendi stratejisini uygulamaya koymuş durumda.

Bu stratejinin ilk ayağında PKK’nın üstünlük kurduğu alanı yok etmeye çalışıyor. Bu alan PKK’nın psikolojik üstünlük alanı.

PKK özellikle Hakkâri ve Şırnak civarında ”girilmez kamplar” metaforu yaratarak adeta devlet gibi hareket edip Kürtler üzerinde müthiş bir otorite olmaya girmişti.

Buna bir de PKK militanlarının Kürtler için ne kadar fedakârca savaştığı miti eklenince PKK adeta yarı kutsal ama korkulacak da bir örgüte dönüşmüştü.

İşte son yapılan operasyonların ilk ayağında PKK’nın efsane kamplarına girilerek kurduğu psikolojik üstünlük kırılmaya çalışılıyor. Bunda önemli bir başarının elde edildiğini de ifade etmek gerekiyor.

Stratejinin ikinci aşaması Kuzey Irak’a yönelik kısmı.

Burada da yine PKK kendisinin mutlak hâkim olduğunu, devletin buraya girerse çıkamayacağı mitini oluşturmuş durumda.

Hatta bu konuda birçok liberali de ikna etmiş durumda. Adeta PKK yenilmez bir örgüte dönüşmüş durumda.

Oysa PKK’nın yenilmemesi PKK’nın gücünden ya da halkın sonsuz desteğinden değil, ordunun Ankara’da siyaset yapmasından kaynaklanıyordu.

Çok açık bir örnek vereyim. PKK’nın en zayıfladığı 1997 yılında dönemin etkili bir paşası Öcalan’a haber gönderip ”Şu anda birinci önceliğimiz Kürt sorunu değil irtica. (MGK’da irtica birinci öncelikli tehlike olarak kabul ettirilmişti.) Darbe yapacağız, Öcalan PKK’lıları geri çeksin darbeden sonra oturur konuşuruz. Federasyon istiyorsa federasyon neyse konuşuruz” dediğini bunun da telefon kayıtlarına girdiğini herkes biliyor.

Yani ordu PKK’yı yenmeyi hiçbir zaman tam olarak istemedi.

Bundan sonra ister mi emin değilim. Bu nedenle bazıları PKK’nın gerçekten yenilemez olduğuna kanaat getirmiş durumda.

Bence bu doğru değil. Teknik olarak bakıldığında mevcut teknoloji ve bilgi birikimiyle ve iyi bir planlamayla PKK hem de çok kayıp vermeden yenilebilir.

Bu Kürt sorunu çözülür, Kürtler bir daha dağa çıkmaz demek değildir.

Ama PKK’yı yenmek stratejik olarak iyi bir şey midir diye sorarsanız cevabım, hayır. PKK’yı yenerseniz çok daha büyük bir travmayı tarihin sayfalarına dondurursunuz ve bunu tamir etmek çok zordur.

Sanırım son dönemki savaş stratejisini geliştirenler de bunun farkında.

Bu nedenle amaç PKK’nın yenilip silinmesi değil; “PKK yenilmez”, “Ordu Kuzey Irak’a giremez”, ”PKK’ya bir şey yapamaz” anlayışını önce PKK liderlerinin, özellikle şahin kanadın, kafasına sokmak.

Kürtlere de istersem ben bu örgütü bir paçavra gibi sallarım mesajı verilmek isteniyor.

Son günlerde yayılan “Ordu Kuzey Irak’a girdi”, “Ordu Kuzey Irak’tan çıktı” haberleri bununla ilgilidir.

Burada verilmeye çalışılan mesaj, istediğim zaman girer operasyon yapar çıkarım, PKK’yı evinde vurabilirim mesajıdır.

Rustem Cudi ve diğer PKK üst düzeyine yönelik nokta operasyonu da mesajın pratikteki önemli uygulamalarından biridir.

Üçüncü aşama, verilmek istenen mesaj netleştirdikten sonra, yani PKK yenilmez, Kuzey Irak girilmez değildir mesajını anlaşıldıktan sonra, PKK’nın ateşkes ilan edip sınır dışına çekilmesi çağırısını bekleyecek devlet.

Zira PKK’nın, özellikle şahin kanadın, buna ikna olması için önemli kayıplar vermesi ve bu kayıpların önemli bir kısmını Kuzey Irak’ta vermesi gerekiyor.

Gidişat da bu yönde. Şimdiye kadar gelen 300 kayıp –ki ilk defa Genelkurmay kaynakları rakamları abartmadan veriyor– gidişatın bu yönde olduğunu gösteriyor.

Bu durumda önümüzdeki süreçte PKK’nın ateşkes ilan etmesi beklenebilir.

Eğer PKK süreci doğru okuyup, sosyolojik zeminin kendi aleyhine kaydığını, teknolojik üstünlüğün her geçen gün PKK aleyhine geliştiğini görürse devlet oturup barış yapacak. Devletin bu sefer umduğu, istediğinde masayı devirip barışı tehdit eden şımarık bir örgütle değil, yapılan operasyonlarla kolu bükülmüş bir örgüt ile Kürtlerin gururunu incitmeden adam gibi bir barış yapmak.

Ama bu barışın içinde PKK’nın istediği gibi, militanların dağdan indirilip şehirde silahlı güç olarak konumlandırılması yok.

Belki genel af var, belki Öcalan’ın çıkarılması düşünülebilir ama asla PKK’nın o bölgede devlet içinde devlet kuracak KCK gibi yapılara izin de verilmeyecek.

Son savaşı ben adam gibi bir barış için şımarık bir çocuğu ikna etme savaşı olarak görüyorum.

Eğer PKK bu süreci doğru okumazsa, devletin tutumunu “Osmanlıda oyun bitmez”, “Yalan ve hilelerinizle baş edemedik, bu bize ders olsun. Ama biz de sizin önünüzde diz çökmedik, bu da size ders olsun” mantığıyla yaklaşılırsa; bu tutumu Saddam ve Kaddafi gibi okuyup, bunlar beni aldatmaya çalışıyor, barış bile yapsam, ülkeyi terk etsem bunlar beni gittiğim ülkede bulup öldürür diye hesap yaparsa o zaman sonu da Kaddafi ve Saddam gibi olacak. Bunu da çok yakında göreceğiz...

 

 

Kategori Analizler

“The Taraf” Bu Habere Çok Üzüldü

Pazartesi, 24 Ekim 2011 01:01

 

TARAF BU HABERE ÇOK ÜZÜLDÜ

 

23 Ekim 2011, Pazar 10:35:30        

ASKERHABER / HABER MERKEZİ 

 thetaraf-habereuzuldu


Mehmetçik şehit düşünce hemen askeri suçlayan gazete, 49 pkklı öldürülünce, "Analar"ı hatırladı

Taraf gazetesi, yine tarafını gösterdi.

Amerika'nın Bağımsızlık Günü'nü bile birinci sayfasından kutlarken 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı ile ilgili tek satır yazmayan Taraf, benzer tavrını Mehmetçik için de gösteriyor.

Terörle mücadelede "şehit" olan askerler için, "öldürüldü" ifadesini kullanan gazete, öldürülen pkklı olunca ortalığı ayağa kaldırıyor.

Gazetenin bugünkü haberinde, "Analar ağlıyor: 49 pkklı öldürüldü" başlığını kullanan Taraf, söz konusu Mehmetçik olunca değil anneleri hatırlamayı, hemen o askerleri TSK'nın bilerek öldürdüğüne dair haberler üretmeye başlıyor.

Uluslararası bir terör örgütü olan pkkyı ısrarla Kürt hareketi olarak pazarlamaya çalışan gazete, şu ifadeleri kullandı: "Anneleri, evlâdının öldürüldüğünü görmeye mahkûm eden bir ülke burası. Türk Kürt fark etmiyor. Pkknın öldürdüğü 24 askerin acısı tazeyken, Genelkurmay’ın bilançosu da yine anneleri kahredecek"

 

 

Ek Not

“The Taraf”ın manşetinde, ilgili haberin yanında NATO destekli Libyalı satılmış canilerin linç ederek öldürdüğü Libya Lideri Kaddafi'nin "itibarsızlaştırılmasına" dönük “The Taraf”ça bir haber daha yer alıyor.

 

Kemal Şimşek, 24 Ekim 2011

 

 

Gazete Vatan Emek

Twitter: @GazeteVatanEmek

Facebook: https://www.facebook.com/Gazetevatanemek

AYDINLIK BİR GELECEK, çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras...

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

Kategori Analizler

 

Taraf'ın cadı avı, solu hedef alıyor

 

29 Temmuz 2011

Sol Gazetesi, kısaltılarak

 

yoldasgeneral-tarafTaraf gazetesi, bugün "Yoldaş General" başlıklı bir manşetle çıktı. Mehmet Baransu imzalı haberde Hava Kuvvetleri Komutanlığı için sıradayken Balyoz Operasyonu kapsamında tutuklanan Korgeneral Ziya Güler'in geçmişinde THKP-C ve TBKP ile ilişkili olduğuna dair iki ayrı MİT belgesi konu edildi.

Habere göre MİT’in, Ergenekon soruşturmasını yürüten özel yetkili savcılara gönderdiği belgelerde Korgeneral Ziya Güler’in, 1972 yılında yasadışı sol örgüt THKP Cephesi mensubu olduğu için tutuklandığı belirtiliyor. 1989 tarihli bir başka belgede ise Güler, “Değerli Yoldaşlar” diye seslendiği Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) Polit Büro’nun aldığı kararları değerlendiriyor.

Haber, Türkiye'de solun da Ergenekon-Balyoz komplosunun parçası olduğu tezini işlemek üzere hazırlanmış. Haberin altbaşlıklarından birinde "Anarşik eylemlere katılmış" gibi 1980 öncesine ait anti-komünist bir ifadenin tekrar kullanılması, haberin nasıl bir sol karşıtı halet-i ruhiyeyle yazıldığını ortaya koyuyor.

Haberde Ziya Güler'le ilgili 1972 yılına ait ilk MİT belgesinde şu ifadeler yer alıyor:

"1- İstanbul Hava Harp Okulu 3. sınıf 2302 nolu öğrenci.

2- T.H.K.P. ve Cephesi mensubudur.

3- T.H.K.P. ve Cephesi adlı illegal örgüt mensuplarınca meydana getirilen anarşik eylemlere adı karıştığı iddiasıyla, İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce 29 Haziran 1972 günü tutuklanmıştır. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi‘nde açılan Mahir Çayan davası ile ilgili olarak yargılanmaktadır."

1989 tarihli ikinci MİT belgesinde ise, Ziya Güler'in binbaşı ya da yarbay rütbesindeyken TBKP Politbüro'nun kararlarına dair yazdığı bir yazıya yer verilmiş. Buna göre söz konusu yazıda şu ifadeler yer alıyor:

"Sizlerin de karar tasarısında belirttiğiniz gibi,ülkemizdeki geldiğimiz aşamada iktidarın komünistlerin fiili bir yasallığı razı olması yönünde tavır içine girdiği izlenimimizin olduğunu söyleyebiliriz. Bunun somutta az da olsa belirtileri vardır. Örneğin, son ülkeye dönen iki yoldaşın TBKP üyeliğini deklere ettiği halde bunların serbest bırakılması herhalde bu göstergelerden biri oluyor diye düşünüyorum. Bu noktaya nasıl gelindi? Kazanımlarımızın iyi bir değerlendirilmesi gerekiyor. Geldiğimiz noktadan sonra nasıl ileriye adım atacağız, geçirdiğimiz iki sene içindeki nesnel ve öznel yanları olan bu tutukluğumuzdan nasıl kurtulacağız?

Birlik-yasallık-yenilenme perspektiflerimizle uyum içindedir, katılıyorum. Böylesi bir faaliyetle birlikte TBKP kurucular hareketinin hazırlanması da doğrudur. PB’nin şu saptamasına ‘yasallaşma mücadelemizin özü komünistlerin ülkede demokrasinin yerleşmesine ve rejim sorununun çözülmesine katkılarını koymalarıdır’ katıldığımı da belirtmek isterim. Bu saptamaya bağlı kalarak önümüze koyduğumuz S.ve K. yoldaşların dönüşü ile başlayan ve nesnel, öznel nedenlerle geç olarak da olsa yurtdışından dönüşlerle yeni bir aşamaya gelen yasala çıkma çizgimizi kararlı bir geliştirmeliyiz.

S ve K yoldaşların başlattığı adım o günkü rejimi zorlama eylemimizdi, kazanımları tüm demokrasi güçleri açısından bugün biz daha iyi görebiliyoruz, bizim dışımızdaki marksist çevrelerde inanıyorum ki bu görüşlerimize katılıyorlardır. (en azından bir bölümü). Bu anlamda TBKP kurucular hareketinin başlamasıyla rejimi zorlamanın yeni evresi yaratılabilir ve yaratılmalıdır da diye düşünüyorum. Bu faaliyette şimdiye kadar, özellikle geri dönüşlerdeki ataletin içine düşülmemesi dikkat merkezimizde olmalıdır diye düşünüyorum.
 
Biz, yasallaşma sürecimizin değişik variyantlarını düşünüp “adımlar kompleksi” hazırlamak zorundayız diye düşünüyorum. Örneği, yığınsal TBKP üyeliğinin açıklanması, başka bir adım, bu üyelerin davaya dahil edilmelerini isteme gibi bir girişim vb... Tüm bunların sonucu geldiğimiz noktada TBKP’nin yasallığı girişimimiz yine de marksist güçler arasında farklı yorumlanabilir, bunu göğüslemeliyiz, diye düşünüyorum. Demokratikleşme yönündeki mücadeleye bizim özgün katkımız, geçmişin günahları ve bazı önyargıları kapsayarak marksist çevreler arasında hemen kabul görmüyor. Bunu bir süreç içinde aşacağız diye düşünüyorum.

Karar tasarısında son bir yol içinde yenileme anlayışına ve yasallaşma ve birlik hedeflerine uygun bir eylem hattının ortaya konamaması, alınan kararların da uygulanamamasıdır. PB bu saptamayı yapıyor. Bu saptamaya katılıyorum.

Şimdi bu noktadan çıkarak MK bu hedeflere bağlı somut kararlar alabilmeli önümüzde ki 4-5 aylık pratik faaliyetimizi, atılacak adımları somutlamalıdır. Özetlersem, PB’nun karar tasarısına katılıyorum. Böylece MK, TBKP 1. Kongre kararlarını yaşama geçirme yönünde somut bir adım daha atmış olacaktır düşüncesindeyim.
Çalışmalarınızda başarılar diler, gözlerinizden öperim."

Yeni cadı avı

Taraf'ın bavulcu muhabiri Mehmet Baransu'nun yeni haberi, artık Türkiye'de, ABD'deki McCarthy dönemine benzer bir cadı avı başlatıldığını gösteriyor. Sonuncusu 1989 tarihli belgeler, gerçek olmaları halinde bile herhangi bir suçu kanıtlamıyor, yalnızca "Ergenekon tutuklusu general gizli solcu" mesajı vererek, siyasi cadı avına destek çıkıyor.

Nabi Yağcı ne diyecek?

Daha tuhaf olanı ise, bu cadı avında kullanılan yöntem. Anlaşıldığı kadarıyla Baransu ve Taraf, bu belgeler okunduğunda Ziya Güler'in halen solcu olduğunun, dolayısıyla solcuların da "darbeci" olduğunun düşünülmesini murat ediyor. Oysa Güler'in 1989 tarihli mektubunda "düzeni zorlayan yoldaşlar" olarak nitelediği S. ve K., Nihat Sargın ve Haydar Kutlu. Haydar Kutlu, ya da gerçek ismiyle Nabi Yağcı da bir Taraf yazarı!

Eğer Yağcı'nın o dönem TBKP lideri olması bugünkü siyasi pozisyonuna dair kesin bir şey söylemiyorsa, TSK'da kuvvet komutanlığına gelebilecek kadar yükselen bir kişinin niye solcu kalmış olmasını düşüneceğimiz sorunun yanıtını ya Baransu, ya da Yağcı vermeli herhalde.

 

  

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Haberler

Öcalan’la Taraf helalleşti mi?

Pazartesi, 27 Haziran 2011 17:31

 

Öcalan'la Taraf helalleşti mi?

 

27.06.2011 - 13:09

  

taraf_1Öcalan aralarında Yasemin Çongar ve Ahmet Altan'ın da olduğu 4 gazeteciye selam gönderdi. Taraf selamı aldı: Ve aleykümselam Apo! Halbuki, Taraf uzun süredir PKK'yi Ergenekon'la ilişkilendiren çok sayıda haber ve köşeyazısı yayınlıyor.

Öcalan'ın avukatlarıyla yaptığı görüşmede Taraf gazetesinden Yasemin Çongar ve Ahmet Altan ile Cengiz Çandar ve Hasan Cemal’e selam gönderdi. Öcalan Taraf konusunda şunları söyledi:

"Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'a selamlarımı iletiyorum. Ahmet Altan'ın yazılarını okuyorum. Özgürlükçü yanının güçlü olduğunu biliyorum. Onların Taraf gazetesiyle önemli bir özgürsel yol açtığını biliyorum. Bunu çok değerli ve önemli buluyorum. En değme solcudan daha yararlı ve cesur buluyorum. Taraf'ın Türkiye'deki hegemonik yapıya eleştiriler yaparak özgürlüksel bir duruş sergilediler. Taraf'a eleştirilerim de var. Onları zaman zaman eleştirdim de. Ama benim eleştirilerim onların bu değerli, özgürsel yanını ortadan kaldırmaz”

Yalancı bahar mı?
Bu ifadelerin sahibi Öcalan'ın, Ergenekon operasyonu konusundaki eleştirileri Taraf gazetesi tarafından sansürlenmişti. Ayrıca Taraf'ta yazan Önder Aytaç, Öcalan'ın öldürülmesini savunan bir yazı yazmıştı. Aytaç, işten çıkarılsa da Kürt hareketinin Taraf'la ilişkisi gerilimli olmayı sürdürdü. PKK, Aytaç'ın işten çıkarılmasını oyun olarak nitelendirmişti. Taraf gazetesi ile örgüt arasındaki ilişkiler Taraf'ın PKK-Ergenekon bağlantısı kuran haberleri dolayısıyla sık sık geriliyor.

AKP ile Kürt hareketinin yakınlaştığı dönemde PKK konusundaki söylemini yumuşatan Taraf, bu yakınlaşmanın sönümlendiği zamanlarda PKK’yi hedef alıyor. Taraf bu tür yayınlarında PKK’yi Ergenekon’la ilişkilendirecek kadar ileri gidiyordu. Bu yazılar üzerine iki taraftan da karşılıklı sert ithamler geliyordu.

Bu gerilimlerden biri ,Tokat'ın Reşadiye ilçesinde düzenlenen ve 7 askerin hayatını kaybettiği saldırı sonrasında yaşandı. Taraf bu haberi "PKK iki halkın da düşmanı" sürmanşetiyle verdi. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Ahmet Altan da sert bir yazı kaleme aldı.

Ahmet Altan “Kürt halkı” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

“Bir örgüt, kendi halkına böyle bir kalleşliği nasıl yapar? İlk gelen tepkilere, açıklamalara, maillere bakılırsa ‘körü körüne PKK'yı destekleyen’ bir kitlenin dışında kalan bütün Kürtler şaşkınlık içinde bu sorunun cevabını arıyor.

“Koç müzesinde patlamayan bombayı PKK Tokat’ta patlattı”
Sanırım şu anda Kürtlerin duyguları, “Kafes planını" yapanları, Koç Müzesi'nde "çocukları öldürmeye" hazırlandığını öğrenen Türklerin duygularına benziyor. Onlar da böyle bir kalleşliğe ve çılgınlığa inanamamış, bunun nedenlerini anlamaya çalışmıştı. Koç Müzesi'nde patlamayan "bombayı" PKK Tokat'ta patlattı ve darbecilerin amaçladığı kaosu yaratabilmek için üstüne düşeni yaptı.


PKK, bunu ilk kez yapmıyor. Ahmet Türk'ün önceki gün vurguladığı "33 asker" rezilliğinde olduğu gibi "barışa" her yaklaştığımızda barışı torpilliyor.


Açın PKK'nın eylemlerinin dökümüne bir bakın. Ne zaman bu ülkede "askerî vesayet" sarsılsa, ordu kışlasına doğru çekilmeye başlasa, demokrasi kapıdan başını uzatsa, PKK bir eylem yaparak, silahın, ordunun, baskının güçlenmesini sağlar. 


PKK, "Kürtlerin özgürlüğü" için hareket ettiğini söylüyor ama nedense hep "baskıyı ve şiddeti" özgürleştiriyor.




"Yanlış düşünmek yanlış tarafta yer almaktır"
Taraf’a, PKK cephesinden Delil Fırat adıyla “Yanlış düşünmek yanlış `Taraf´ta yer almaktır”
başlıklı bir yazıyla yanıt verilmişti. Yazıda şöyle denilmişti:

`Düşünmek taraf olmaktır" sloganı ile yayın yapan Taraf gazetesi, demokrasi ve barış taleplerinin hangi yönden geldiğini artık göremez oldu. AKP´yi Kürtlere "demokrasi mücadelesi" olarak sunan, Türk ordusunu bir direniş ve özgürlük hareketi olarak ortaya çıkan PKK ile karşılaştıran Taraf, sonunda Hürriyet ile aynı saffı tercih etti. 


Evet "düşünmek taraf olmaktır" belki ama şu da unutulmamalı; "Yanlış düşünmek yanlış tarafta yer almaktır". Taraf gazetesi PKK´nin "Türk ve Kürt halkının düşmanı" olduğunu bugünkü manşetine taşımış. Buna gerekçe olarak da Tokat´taki eylemi göstermiş. 



“Art niyetli yayın”
Tokat´ın bir sonuç olduğunu görmeyecek kadar öngörüsüz olması ve bunu "iki halka düşman bir eylem" olarak yansıtacak kadar "art niyetli" bir tavır sergilemesinin de ebette ki sonuçları olacak. Kürtlerin tepkisini anlamayacak kadar öngörüsüz olan bir gazete, bu manşeti attıktan sonra nasıl bir sonuçla karşılaşacağını da acaba hesap etmiş midir? Her şeyden önce gazetenin okur nezdindeki itibarı ağır bir yara alacaktır. 


Kürt halkının sokaklarda dile getirdikleri özgürlük taleplerini Sayın Öcalan´ın hücresinin boyutlarına indirerek bilinen Türk medyası ile aynı safta yer alan Taraf gazetesi, neden Türk ordusunun sürekli devam eden operasyonları, son birkaç hafta içerisinde yüzlerce kişinin gözaltına alınması, onlarca kişinin tutuklanması ve polis şiddeti karşısında aynı duyarlılığı göstermedi?


Ergenekon tutuklamalarını "demokrasi yönünde büyük adım" olarak sunan bu gazete, Kürtlerin meşru demokratik eylemlerini neden "demokratik" anlayışlarına sindiremedi? Aynı Taraf, Kürtlere "sus" derken neden AKP hükümetinin "demokratik açılım" adı altında yürüttüğü projesinde tek bir somut adım atmadığını sorgulamadı? 


Taraf gazetesi ve yönetiminin şunu anlaması gerekiyor. Başta da yazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan olmak üzere bir kısım aydının şu sorulara doğru cevap bulmalı: "Demokrasi mücadelesi" nedir? Kim demokrasi mücadelesi veriyor? Barış çağrıları nerden geliyor? Çözüm yönünde somut adımlar nereden geliyor? Eşit koşullarda bir çözüm nasıl olur?




“Taraf, Yeşil Ergenekon’un gazetesidir”
Taraf gazetesinin Fethullahçı medyanın izinden giderek PKK-Ergenekon bağlantısı kurmasına örgütün tepkisi sert olmuştu.

Örgütün üst düzey isimlerinden Mustafa Karasu konuyla ilgili açıklamasında Taraf gazetesinin kendilerine ve Kürtlere karşı psikolojik bir savaş yürüttüğünü söyledi. Gazetenin Öcalan’ın öldürülmesini savunan polis yazarı Önder Aytaç’ı işten çıkarmasının da oyun olduğunu savunan Karasu, “Taraf’ta hala hakim zihniyet Önder Aytaç’ındır. Mehmet Baransu ile Önder Aytaç yeşil Ergenekon’un has elemanlarıdırlar” demişti. Mustafa Karasu’nun açıklamaları şöyleydi:

Taraf gazetesi zaten uzun bir süredir bir psikolojik savaş yürütüyor. Orduyla, derin devletle Kürt Özgürlük Hareketini aynı kefeye koyarak psikolojik savaşla hedeflediği amacına ulaşmaya çalışıyor.
Bilindiği gibi 12 Eylül 1980 sonrası askeri cunta hem solcuları hem sağcıları asarak toplumda kendine meşruiyet sağlamaya çalışmıştır. Taraf gazetesi de benzer bir psikolojik savaşla arzuladığı algıyı yaratmaya çalışıyor.

Önder Aytaç’ın Taraf’tan ayrılması da, çıkarılması da tam bir oyundur. Kürtleri aldatmaya yöneliktir. Taraf’ta hala hakim zihniyet Önder Aytaç’ındır. Mehmet Baransu ile Önder Aytaç yeşil Ergenekon’un has elemanlarıdırlar.

Taraf gazetesi bir iki Kürt’e, bir iki liberal ve eski komüniste köşe vererek kendi yüzünü maskelemektedir. Bir gazetenin kimliğini haberleri, öncelikleri ve haberi veriş tarzı belirler. PKK'ye karşı yürüttüğü psikolojik savaş bu gazetenin önceliklerindendir. 

Aslında bunlar devleti ele geçirmek istiyor. Kara Ergenekon’un yerine geçip yeşil Ergenekon’u yerleştirmek istiyorlar. Kara Ergenekoncular, Kürtleri en iyi ben ezerim, ben siyasi egemenlik kurar ve kültürel soykırımı devam ettiririm diyerek Türkiye'nin sahibi olduğu iddiasında bulunuyor. 

Yeşil Ergenekoncular ise, bunu siz beceremediniz, şimdi Kürtleri en iyi ben siyasi egemenlik altında tutarım, kültürel soykırımı ancak benim politika ve uygulamalarım tamamlar diyerek devletin sahibi ben olmalıyım, diyor. 

İşte Kürtler üzerinde kim iyi egemenlik kurar iddiasıyla yürütülen iktidar ve devletin sahibi kim olacak savaşı budur.

(soL-Haber Merkezi)

 

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Haberler


İslamcılığın şartları

 

Emre USLU

Taraf - DİK YAZI - 26.12.2013

dremreuslu@gmail.com

 

İslam’ın şartları ve imanın şartları belli.

Onu hepimiz biliyoruz ve iman ediyoruz.

Bu konu kutsal kitapta da, peygamberin sünnetinde de öğretilmiş bir olgudur.

Ancak özellikle Türkiye’de İslam adına ortaya çıkmış, dinî vurgularla siyaset yapan kesimlerin, yani siyasal İslamcıların, İslam’ın şartlarıyla pek de uyuşmayan tutumlar sergiledikleri artık gün gibi ortada.

Örneğin İslam yetim malını yemeyi, hırsızı korumayı kesin ve net bir şekilde men etmiştir.

İslamcı bir gelenekten gelen, son bir kaç yılda İslamcı siyasete daha çok vurgu yapan AK Parti iktidarı ve çevresinin tutumlarına bakın.

Yolsuzluk operasyonunun yolunu kesmek için tüm Emniyet teşkilatını altüst etti.

Savcıların önünü kesmek için yeni savcılar atadı.

Yetmedi yönetmelik hükümlerini değiştiriyor.

Tüm çaba, yolsuzluklar ortaya çıkmasın diye.

Hatta muhafazakâr çevrelerde bir ilahiyat profesörünün rüşvet yemek için fetva verdiği bile konuşuluyor.

Peki, bunun İslam ile bir ilgisi var mı?

Elbette yok...

O hâlde İslam ile İslamcılığı ayırmanın zamanı geldi.

İslam’ın şartları ile İslamcılığın şartları taban tabana zıt şeyler artık.

Mevcut manzaradan çıkardığım sonuca bakarak İslamcılığın şartlarını sıralayayım.

1) Lidere iman

2) Davaya iman

3) Kadroya iman

4) Devlete iman (iktidara geldikten sonra)

Bir de bu şartların uygulamaya geçirilmesi için İslamcılığın amel ve uygulamaları var.

Bunları da şu şekilde sıralayabiliriz:

a) Birey değil birlikte olmak önemlidir

b) İtaat ibadettir

c) İktidar Allah’a götüren bir kapıdır

d) Para ibadetten önce gelir

e) Ahlakın sınırını iktidar belirler

A) Bireycilik Batıcı felsefenin dejenere ideolojilerden biridir.

Bu nedenle siyasal İslamcı birey olmayı değil bir olmayı hedeflemelidir.

B) İktidar Allah’a götüren bir kapıdır. O kapıyı sürekli açık tutmak gerekir. Bunun için iktidarda değilsen, yer yolu deneyip iktidara geleceksin. İktidardaysan ne pahasına olursa olsun iktidarını koruyacaksın. Bu nedenle güç her şeydir.

• İktidar Allah’a götüren bir araçtır

a) İktidar Müslüman dünyasının sesini dünyaya duyurma aracı olduğu için İktidarda kalmak ibadettir.

b) Dindar nesil yetiştirmede bir vesile olduğu için iktidarda kaldıkça sevap işlenir.

c) Devlet başkalarının elinde olunca Müslümanların başına geleceklere engel olunduğu için de iktidarda kalınmalıdır.

• İktidarını korumak için

a) Takiyye yapabilirsin

b) Çalabilirsin

c) Yalan söyleyebilirsin

d) İftira atabilirsin

e) Her türlü hile mubahtır

• Para ibadetten önce gelir.

a) İtikatta İslamcı amelde seküler bir yaşam tarzı kabul edilebilir

b) İktidarda kalmak için rüşvet alınabilir (gerçekten böyle bir fetva verilmiş)

c) Yandaş bir dinsiz, bağımsız bir dindara tercih edilebilir

• Ahlakın sınırını gücün iktidarı belirler

a) Ahlaksızlık başkasına yapılıyorsa desteklenebilir (kaseti çıkanlar uçkuruna sahip çıksın)

b) Seni güçlü kıldığı sürece Rüşvet, yolsuzluk, yalan söylemek, halkı kandırmak ahlaksızlık sayılmaz.

c) Moral iktidarı değil güç iktidarı esastır.

•Başkasının yaşam hakkı ancak seni destekliyorsa kutsaldır. Seni desteklemeyen her türlü kişi, grup, topluluğun bitirilmesi farzdır.

a) Başkasının yaşam hakkı dindar rejimin çıkarlarına aykırıysa buna müdahale edilebilir

b) Devletin nesilleri korumak gibi bir vazifesi vardır. Bu nedenle yaşam haklarına müdahale edilebilir.

c) Seni desteklemeyen doğrudan İslami rejime karşı geldiğinden, rejimin güvenliği için müdahale edilebilir. Cezalandırılabilir.

 

 

 

İLGİLİ YAZILAR:

‘Yolsuzluk yapan mağduru oynayamaz’ [Emre Uslu]

http://www.gazetevatanemek.com/index.php/analizler/item/9172-yolsuzluk-yapan-magduru-oynayamaz.html

 

 

 

 

Gazete Vatan Emek

Twitter: @GazeteVatanEmek

Facebook: https://www.facebook.com/Gazetevatanemek

AYDINLIK BİR GELECEK, çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras...

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

Kategori Analizler


AKP’lilere son çağırımdır

 

Emre USLU

Taraf - DİK YAZI – 13 Mart 2013

dremreuslu@gmail.com

 

İktidar gücü ve Havuz Medyası’nın yalanlarıyla bir milleti şaşı baktırabilirsiniz.

Gözümüze şişe dibi gözlük takarak olgunun şeklini boyutunu değiştirebilir algılarımızı maniple edebilirsiniz.

O şaşı baktırdığınız insanların gidip toslayacağı yer olgunun duvardır.

Ve bu gün bu toplum o olgu duvarına tosladı..

Yalanla, yanıltabilirsiniz ama yönetemezsiniz. Üstelik doğru yalan bile söyleyemiyorsunuz.

Bir demokrasi savaşı filan vermiyorsunuz.

Demokrasi şeffaflık, hesap verebilirlik demektir.

Hırsızlığın üstünü örtmek ve hesap vermekten kaçmak için bin türlü tezvirat uyduran adama demokrasi mücadelesi veriyor denemez...

Durum şuna benziyor:

Hırsız evde yakalanmış, evsahibi ile boğuşuyor ama evsahibi “hırsız var” diye bağırıp tüm mahalleyi uyandırmış.

Mahalleli hırsızlık mekânında toplanmaya başlamış, hırsız diğer mahalleler de duymasın diye evsahibinin ağzını kapatarak susturmaya çalışıyor.

Hırsızlığa şahit olan mahalleli de “hırsız var” diye bağırınca “neden beni dikizliyorsun” diye suç atıyor.

Hatta “suç işleme özgürlüğümü engelleyemezsin” diye Diyanet’ten fetva isteyecek kadar arsızlaşmış bir hırsız düşünün.

Hırsızlık yaparken yakalanmış aynı hırsızın bir yandan da “ben hırsız değilim bu evin hizmetkârım” diye bağırdığını görseniz ne yapardınız? İnanır mısınız?

Düşünün ki, aynı hırsız kendine yalancı şahitler de bulmuş.

Düne kadar “yiyip doymadı” diyen kişi bugün o hırsızın çalmadığına şahitlik ediyor, dün Besmeleyle alay eden kadın, bugün o hırsızın ne kadar dindar ve dürüst olduğunu göstermeye çalışıyor, dün nobran diye yazan bugün o kibar biri diye anlatıyor.

Siz olsanız bu yalanlara ve yalancılara inanır mıydınız?

Peki, halkın bu yalanlara ve yalancılara inandığını sanmak halkı bidon kafalı yerine koymak olmuyor mu?

Gelin bu güzel ülkeyi Erdoğan’ın kibri ve kini ile, Erdoğan’ın tuzluk diye tanımladığı AKP’li siyasetçilerin siyasi ikbal beklentilerine kurban vermeyelim.

Bu yaşananlar bir demokrasi savaş değil.

Bu öylesine bir pespaye durum ki böyle bir savaş olmaz.

Velev ki savaş olsun, bu savaşı AKP kazanamaz, çünkü piyonlar savaş kazanamaz.

Somut bilgi ve o bilgiyi iyi kullanacak kurmay zekâ gerektirir savaş kazanmak.

AKP hangi somut bilgi ile savaş kazanacak?

Her gün uydurulan yalanlarla mı?

Hangi kurmay zekâ ile savaş kazanacak?

Sen hukuksuzu iş yap ben kanun değiştirip seni korurum diyen Efgan Ala’nın kurmay zekâsıyla mı?

Havuz Medyası’nın daha gün ağarmadan yalanları ortaya çıkan propaganda bilgisiyle mi savaş kazanacak AKP?

Havuz Medyası’nın uyduruk manşetlerinin MİT’ten gelen bilgilerle atıldığını Bilal Erdoğan söylüyor.

Allah aşkına MİT hangi savaşı kazandı?

PKK’yı mı yendi?

Suriye diktatörünü mü devirdi?

Mısır’da darbeden iki hafta önce Mursi’ye gidip diren arkandayız deyip her şeyi eline yüzüne bulaştıranların verdiği bilgilerle hangi savaşı kazandınız ki bunu da kazanasınız?

Erdoğan’a Kabataş’ta yalan söyletip adamı dünyaya rezil edenlerin bilgileri ile mi kazanacaksınız? Efgan Ala iki milyar doların belgesi var dedi, demesiyle sözünü yemesi bir oldu.

Üzgünüm ama savaş bilgi ve ferasetle kazanılır. Hakan Fidan’ın bilgisi Efgan Ala’nın feraseti sizi selamete götürmez...

AKP’nin kurmay zekâsının Efgan Ala olduğunu düşünün.

Gecenin bir yarısı valiyi arayıp “gazetecinin kapısını kırıp gazeteciyi tutuklayın, tutuklama emri vermeyen savcıyı da tutuklayın diyen adamın kurmay zekâsına mı güvenip bu savaşı kazanacağınızı sanıyorsunuz?

Dahası var.

Zulmünüz o kadar arttı ki, vicdan terazisi 16 yaşında 16 kiloluk bir çocuğun ağırlığını taşıyamıyor parçalanıyor artık.

Çocuklarınız kutu kutu yiyip semirirken siz başkasının çocuklarının rızıklarıyla oynadınız.

Sürdüğünüz onbinlerce polisin, yüzlerce savcı ve hâkimin, gazetecilerin, akademisyenlerin çocuklarının rızıklarıyla oynadınız.

Rızıklarıyla oynadığınız o çocukların âhı yıkacak bu zulmü.

Gelin bu zulme payanda olmayın...

Diktiğiniz gökdelenler, yaptığınız geniş yollar zulmü savunmaya yetmez.

Gökdelenler zulmün yıkılışına engel olsaydı, Firavunların piramitleri engel olurdu...

 

 

Gazete Vatan Emek

Twitter: @GazeteVatanEmek

Facebook: https://www.facebook.com/Gazetevatanemek

AYDINLIK BİR GELECEK, çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras...

 

http://www.gazetevatanemek.com/

 

 

Kategori Analizler

Diğer Haberler